21
Mayıs
2012
O; doğru, doğruların doğrusu… Hiçbir ilahi emre mazhar bulunmadığı gençlik çağında da, insanoğlunun, ruh, selim akıl ve ahlak bakımından en üstünü…
Her bakımdan insanların en üstünü olan Efendimiz, Mekke halkı arasında akranlarına göre çok beğenilmiş; güzel ahlakı, insanlara görülmemiş bir şekilde iyi davranması, sakinliği, yumuşaklığı ve diğer üstün halleriyle sevilmiştir.
İnsanlar bu hasletlerinden dolayı O’na hayran olmuştur. Mekke halkı, gördükleri şaşılacak derecedeki doğru sözlülük ve güvenilirlikten dolayı, O’na “El-Emin” yani kendisine her zaman güvenilir lakabını verdiler. Böylece gençliğinde bu isimle meşhur oldu.
Peygamberimizin gençlik yıllarında, Araplar koyu bir cahiliyyet devri yaşıyorlardı. Puta tapmak, içki, kumar, zina, faiz ve daha bir çok çirkin işler aralarında yaygınlaşmıştı. Sevgili Peygamberimiz onların bu bozuk hallerinden son derece nefret eder, her kötülüklerinden daima uzak dururdu.
Bütün Mekke halkı, O’nun bu halini bilirler ve hayret ederlerdi. Putlardan şiddetle nefret ettiği için asla yanlarına yaklaşmazdı. Putlar için kesilen kurbanların etlerinden hiç yemedi. Çocukluğunda ve gençliğinde kendine ait koyunları, Ciyad dağı ve civarında güder, geçimini böyle sağlardı.
Bu şekilde pek çok bozulmuş olan cemiyetten, uzak dururdu. Bir defasında Eshab-ı kirama;
- Koyun gütmeyen hiç bir peygamber yoktur, buyurmuştu.
- Ya Resulallah! Siz de mi? dediklerinde:
- Evet ben de güttüm, buyurdu.
Sevgili Peygamberimiz yirmi yaşlarında bulunduğu sıralarda, Mekke’de asayiş tamamen bozulmuştu. Zulüm son derece yaygınlaşıp; mal, can ve namus emniyeti kalmamıştı.
Mekke’nin yerli halkı, ticaret ve Kabe’yi ziyaret için gelen yabancılara haksızlık ve zulmediyorlardı. Zulme uğrayan kimseler, haklarını almak için müracaat edecek bir yer bulamıyorlardı.
Bu sırada ticaret maksadıyla Mekke’ye gelen Yemenli bir tüccarın malları, As bin Vail adında bir Mekkeli tarafından zorla elinden alınıp gasb edilmişti. Bu hadise üzerine Yemenli, Ebu Kubeys dağına çıkıp feryad ederek, hakkının alınması için kabilelerden yardım istedi.
Artık zulmün had safhaya ulaştığını dile getiren böyle hadiseler üzerine, Haşim ve Zühre oğulları ile diğer kabilelerin ileri gelenleri Abdullah bin Cüdan’ın evinde toplandılar.
Yerli, yabancı hiç kimseye zulüm ve haksızlık yapılmamasına, zulme mani olmaya ve haksızlığa uğrayanların haklarını almaya karar verdiler. Bu maksadla bir “adalet cemiyeti” kurdular.
Sevgili Peygamberimizin genç yaşta katıldığı bu cemiyete “Hılf-ül-Füdul” denildi. Daha önce Fadl adında iki kişi ve Fudayl adında biri tarafından da böyle bir cemiyet kurulmuştu. Onların önceden kurdukları cemiyete izafeten bu isim verilmişti.
Bu cemiyet, zulmü önleyip, Mekke’de bozulmuş olan asayişi yeniden kurdu. Tesiri uzun müddet devam etti. Resulullah efendimize, peygamberliği bildirildikten sonra Eshab-ı kirama anlatıp;
“Abdullah bin Cüdan’ın evinde yapılan muahedede bulundum. Bana o sözleşme, kırmızı tüylü develere (servete) sahip olmaktan daha sevimlidir. Şimdi de böyle bir meclise çağrılsam icabet ederim. Zira, İslâmiyet hakkın yerine gelmesi ve mazlumun kurtulması için nazil oldu.” buyurdu.
20
Mayıs
2012
Efendimiz on iki yaşlarında iken, Ebu Talib’in Şam’a giden ticaret kervanına katıldı.. Bu, O’nun ilk yolculuğu… Kervan, Busra’da, bir manastırın yakınında konakladı.
Bu manastırda Bahira adında bir rahib kalıyordu. Her sabah manastırın damına çıkıp, kafilelerin geldiği yöne bakar, arayış içinde merakla bir şeyler beklerdi.
O gün Kureyş kervanı uzaktan görününce, üstünde bir bulutun da onlarla birlikte süzülüp geldiğini farketmişti. Kervan konaklayınca, Bahira, Efendimizin altına oturduğu ağacın dallarının O’nun üzerine doğru eğildiğini de görerek iyice heyecanlanmıştı. Hemen adamlarını göndererek, Kureyş kervanında bulunanların hepsini yemeğe davet etti.
Kervanda bulunanlar, sevgili Peygamberimizi, mallarının yanında bırakıp, rahibin yanına gittiler. Bahira, gelenlere dikkatle bakıp;
Yemeğe gelmeyen var mı? diye sordu.
- Evet, bir kişi var, dediler. Çünkü Kureyşliler geldiği halde bulut hala orada idi. Bunu görünce, kervanda birinin kaldığını anlamıştı. O’nun da gelmesini istedi. Gelir gelmez, O’na dikkatle bakmaya ve incelemeye başladı. Ebu Talib’e sordu:
- Bu çocuk senin neyindir?
- Oğlum…
- Mümkün değil… Kitablarda bu çocuğun babasının sağ olmayacağı yazılı.
- O benim kardeşimin oğludur.
- Babası ne oldu?
- Babası, o doğmadan öldü.
- Doğru söyledin!…
Bahira, bu defa, Peygamber efendimize dönüp, putlar adına yemin vermek istedi. Sevgili Peygamberimiz, “Putların ismiyle yemin verme. Dünyada bana onlardan büyük düşman yoktur. Ben, onlardan nefret ederim” buyurdu.
Bahira, bu sefer Allahü teâlâ adına yemin verip; pek çok sualler sorup cevaplarını aldı. Aldığı cevaplar önceden okuduğu kitaplara aynen uyuyordu. Sonra sevgili Peygamberimizin mübarek gözlerine bakıp, mübarek gözlerindeki kırmızılığı farketti.
Kalbinin yakın hasıl etmesi için, mühr-i nübüvveti görmeyi istedi. “Mühr-i Nübüvveti” görünce kendinden geçti. Bütün güzelliği ile doya doya temaşa etti. Heyecanla öptü ve gözlerinden sel gibi yaşlar boşandı. Sonra da;
“Ben şehadet ederim ki, sen Allahü teâlânın resulüsün” dedi.
Sesini daha da yükselterek; “İşte Alemlerin efendisi… İşte Allahü teâlânın alemlere rahmet olarak gönderdiği büyük Peygamber…” dedi.
Bahira, Ebu Talib’e dönerek şu ikazı yaptı:
- Sen bu çocuğu Şam’ a götürme! Orada buna zarar verebilirler!
- Bu masum çocuğa neden fenalık yapsınlar?
- Bu, peygamberlerin sonuncusu ve en şereflisidir. Bunun dini, bütün yeryüzüne yayılır ve eski dinleri nesh eder. İsrailoğulları kendilerinden gelmediği için O’na düşmandır. Bunun için korkarım ki, mübarek bedenine bir zarar verirler!
Ebu Talib, Bahira’nın bu sözleri üzerine, Şam’a gitmekten vazgeçti. Mallarını Busra’da satıp Mekke’ye döndü. Bahira’dan işittikleri, Ebu Talib’in ömrü boyunca kulaklarında çınladı. Peygamber efendimizi daha da çok sevdi. O’nu ölünceye kadar korudu ve her işinde yardımcı oldu.
9
Mayıs
2012
Merhamet deryası Abdülmuttalib vefat edeceğine yakın, oğullarının hepsini toplayıp sordu:
- Artık dünyadan ahırete göç etme vaktim geldi. Tek düşüncem bu yetim… Keşke ömrüm uzun olaydı da bu hizmeti severek devam ettirseydim. Fakat elden ne gelir? Ömür vefa etmeyecek. Şimdi gönlüm ve dilim bu hasret ateşiyle yanıyor. Bu inci tanesini içinizden birine emanet etmeyi isterim. Acaba hanginiz layıkı ile O’nun haklarını gözetir ve hizmetinde kusur etmez?!
Önce Ebu Leheb cevap verdi:
- Ey Arabın efendisi! Eğer bu emaneti teslim etmek için aklınızdan geçirdiğiniz biri varsa ne ala, yoksa bu hizmeti ben görürüm. Abdülmuttalib buna;
- Malın çoktur. Fakat sen katı kalblisin ve merhametin azdır. Yetim kalbi ise yaralı ve incedir. Hemen kırılır, dedi.
Diğer çocuklardan bazıları da aynı isteği tekrarladılar. Abdülmuttalib her birinin özelliklerini söyleyerek kabul etmedi. Sıra Ebu Talib’e geldi:
Ben, hepsinden çok bunu istiyorum. Fakat, büyüklerim dururken, öne geçmek uygun olmazdı. Malım azdır, ama, benim sadakatim kardeşlerimden ziyadedir, dedi. Abdülmuttalib de;
- Doğru söylersin. Bu hizmete layık olan sensin. Lakin, ben her işte O’na danışır ve isteği üzere hareket ederim. Her seferinde de doğru neticeye varırım. Bu hususta kendisiyle meşveret edeyim. Hanginizi tercih ederse o, benim de kabulümdür, dedi.
Sonra sevgili Peygamberimize dönerek;
- Ey gözlerimin nuru! Senin hasretinle ahırete yöneldim. Bu amcalarından hangisini tercih ediyorsun? diye sordu.
Peygamber efendimiz o an kalkıp, Ebu Talib’in boynuna sarıldı ve dizine oturdu. Abdülmuttalib, o zaman çok ferahladı ve; “Allahü teâlâya hamdolsun. Benim istediğim de bu idi” dedi ve Ebu Talib’e dönerek;
- Ey Ebu Talib! Bu inci danesi, ana-baba şefkati görmemiştir. Ona göre bakıp üzerine titreyesin. Seni diğer çocuklarımdan daha üstün görürüm. Büyük ve pek kıymetli emaneti sana havale ettim. Çünkü sen, O’nun babasıyla aynı anadansınız. O’nu kendi nefsin gibi koruyasın. Bu vasiyetimi kabul ettin mi? diye sordu. O da;
- Kabul ettim, dedi.
Abdülmuttalib sevgili Peygamberimizi kucakladı, mübarek başını, yüzünü öptü ve kokladı. Sonra;
- Hepiniz şahid olun ki, ben bundan daha güzel bir koku koklamadım ve bundan daha güzel bir yüz görmedim, dedi.
O zaman Ebu Talib de, babası Abdülmuttalib gibi, Mekke’de Kureyş’in ileri gelenlerinden, sevilen, saygı gösterilen ve sözü dinlenilen bir zat idi. O da, Peygamber efendimize büyük bir sevgi ve şefkat gösterdi.
O’nu kendi çocuklarından çok sever, yanına almadan uyumaz, bir yere gitmez ve; “Sen çok hayırlısın, çok mübareksin!” derdi.
O, elini uzatmadan yemeğe başlamaz, önce O’nun başlamasını isterdi. Sabahları uyandığında yüzünün ay gibi parladığını, saçlarının tarandığını görürlerdi.
Ebu Talib’in fazla malı yoktu. Ailesi de kalabalıktı. Resul-i ekrem efendimizi himayesine aldıktan sonra, bolluğa ve berekete kavuştu.
1
Mayıs
2012
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam, sekiz yaşına kadar dedesinin yanında büyüdü. Dedesi Abdülmuttalib, Mekke’de sevilen ve çeşitli işleri idare eden bir zat olup, heybetli, sabırlı, ahlaklı, dürüst, mert ve cömert idi.
Fakirleri doyurur, hatta aç ve susuz kalan hayvanlara bile yiyecek verirdi. Allahü teâlâya ve ahırete inanırdı. Kötülüklerden sakınır, cahiliye devrinin her türlü çirkin adetlerinden uzak dururdu.
Mekke’de zulme, haksızlığa engel olur ve gelen misafirleri ağırlardı. Ramazan ayında Hira dağında inzivaya çekilmeyi adet edinmişti. Çocukları seven ve şefkat sahibi olan Abdülmuttalib, sevgili torununu bağrına basıp gece-gündüz yanından ayırmazdı.
O’na büyük bir sevgi ve şefkat gösterirdi. Kabe’nin gölgesinde kendisine mahsus olan minderine O’nunla beraber oturur, mani olmak isteyenlere;
- Bırakın oğlumu, O’nun şanı yücedir, derdi.
Peygamber efendimizin dadısı Ümmü Eymen’e,
- Oğluma iyi bak! Ehl-i kitab benim oğlum hakkında bu ümmetin peygamberi olacak diyorlar, tenbihini ısrarla yapardı.
Ümmü Eymen demiştir ki: “O’nun çocukluğunda ne açlıktan, ne de susuzluktan şikayet ettiğini görmedim. Sabahleyin bir yudum zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek istediğimizde; çoğu zaman “İstemem, tokum” derdi.”
Abdülmuttalib uyurken ve odasında yalnızken, O’ndan başkasının yanına girmesine müsaade etmezdi. O’nu şefkatle bağrına basar, okşar, sözlerinden ve hareketlerinden son derece hoşlanırdı. Sofrada O’nu yanına alır, dizine oturtur, yemeğin en iyisini, en lezzetlisini O’na yedirir ve O gelmeden sofraya oturmazdı.
O’nun hakkında nice rüyalar görüp, bir çok hadiselere şahid oldu. Bir defasında, Mekke’de kuraklık ve kıtlık olmuştu. Abdülmuttalib, gördüğü bir rüya üzerine mübarek torununun elinden tutarak Ebu Kubeys dağına çıkıp; “Allah’ım, bu çocuk hakkı için, bizi bereketli bir yağmur ile sevindir” diyerek dua etti. Duası kabul olundu ve bol yağmur yağdı. O zamanki şairler bu hadiseyi, şiirler yazarak dile getirmişlerdi.
Abdülmuttalib, bir gün Kabe’nin yanında otururken, Necranlı bir rahip yanına gelerek konuşmaya başlamıştı. Bir ara;
- Biz, İsmail soyundan en son gelecek olan peygamberin sıfatlarının kitaplarda yazılı olduğunu okuduk. Burası, yani Mekke O’nun doğum yeridir. Sıfatları şöyle, şöyledir!… diyerek birer birer saymaya başladı.
Bu sırada, sevgili Peygamberimiz yanlarına gelmişti. Necranlı rahip, O’nu dikkatle seyretmeye başladı, sonra da yaklaşıp gözlerine, sırtına, ayaklarına baktı ve heyecanla;
- İşte, O budur. Bu çocuk senin neslinden midir? dedi. Abdülmuttalib:
- O benim oğlumdur, deyince, Necranlı rahip;
- Kitaplarda okuduğumuza göre O’nun babasının sağ olmaması lazım! dedi. Abdülmuttalib:
- O, oğlumun oğludur. Babası daha O doğmadan, annesi hamile iken vefat etti, deyince, rahip;
- Şimdi doğru söyledin, dedi.
Bunun üzerine Abdülmuttalib, oğullarına şu önemli uyarıyı yaptı:
- Kardeşinizin oğlu hakkında söylenileni işittiniz! O’nu görüp gözetin ve iyi koruyun!..
26
Nisan
2012
Sevgili Peygamberimizin, üç-beş yaşlarında bile hususi bir hali vardı. Tekbir getiriyor ve Allah’a hamd ediyordu. Esrarlı bir ciddiyet, ağır başlılık diğer çocuklardan ayırıyordu O’nu.
Akranı olan çocuklar oyun oynar, fakat O, aralarına katılmazdı. Bir kenara oturur, onları gülümseyerek seyrederdi.
Altı yaşında iken, annesi, Ümmü Eymen adındaki cariye ile birlikte, akrabalarını ve babası Abdullah’ın mezarını ziyaret etmek için Medine’ye gittiler.
Burada, bir ay kaldılar. Peygamber efendimiz Medine’de Neccaroğulları’na ait havuzda yüzmeyi öğrendi. Bu sırada bir Yahudi alimi O’ndaki nübüvvet alametlerini görünce, “acaba O Peygamber bu çocuk mu?” endişesi düştü içine.
Ertesi gün efendimizin yalnız bir anını kollayarak yanına sokulup yavaşça sordu:
- Senin adın ne?
- Ahmed…
Tahminin doğru olduğunu bu cevabı alınca anladı. Dayanamayıp haykırdı:
- Bu ümmetin peygamberi işte burada!!! Sanki şuurunu kaybetmişti.
Oradaki Yahudi alimlerinden bazıları da, O’ndaki peygamberlik alametini görmüşler, peygamber olacağını aralarında konuşup anlatmışlardı.
Onların bu sözlerini duyan Ümmü Eymen, durumu hazret-i Amine validemize haber verince, mübarek anneleri bir zarar gelmesinden çekinerek, O’nu alıp Mekke’ye dönmek üzere yola çıktı.
Ebva denilen yere geldiklerinde, hazret-i Amine validemiz hastalandı. Hastalığı artıp sık sık kendinden geçiyordu. Şefkat ve merhamet dolu gözlerini kainatın özü, mukaddes oğlunun nur merkezi güzel yüzüne bakıyor ondan hiç ayırmıyordu…
Mukaddes evlad, ruhunu teslim etmek ve kendisini iki taraflı öksüz bırakmak üzere bulunun Amine Hatun’un başına telaş ve ıstırapla dolanırken, aziz anne, yaşlı gözleri ile başında duran sevgili oğluna bakarak şu sözleri söyledi:
“Allahü teâlâ seni, mübarek eylesin. Rüyama göre, sen celal ve bol ikram sahibi olan Allahü teâlâ tarafından, Âdemoğullarına helal ve haramı bildirmek üzere gönderilen peygambersin. Cenab-ı Hak seni, milletlerle birlikte sürüp gelen putlardan ve putperestlikten muhafaza edip koruyacaktır”
Sonra şu beytleri söyledi:
Eskir yeni olan, ölür yaşayan
Tükenir çok olan, var mı genç kalan.
Ben de öleceğim, tek farkım şudur:
Seni ben doğurdum, şerefim budur.
Geride bıraktım hayırlı evlad,
Gözümü kapadım, içim pek rahat.
Benim namım kalır daim dillerde,
Senin sevgin yaşar hep gönüllerde.
Şiir bitince nur anne, ruhunu teslim etti. Amine validemiz vefat ettiğinde yirmi yaşında idi. Şimdi de anneden öksüz kalıyordu Sevgili peygamberimiz…
Ümmü Eymen, Alemlerin efendisini yanına alıp, birkaç gün süren yolculuktan sonra Mekke’ye getirip dedesi Abdülmuttalib’in yanına bıraktı.
15
Nisan
2012
Süt anne Halime Hatun anlatır:
Server-i alem bir gün sordu:
- Gündüzleri kardeşlerim görünmüyorlar, acaba nerede oluyorlar?
- Koyun gütmeye giderler. Eve, ancak gece gelirler, dedim.
- Beni de onlarla beraber gönder. Ben de koyun güdeyim, dedi.
Bahaneler bulup nice özürler söyledim. Sonunda gönlünün razı olması için; “Peki” dedim.
Ertesi gün mübarek saçlarını taradım. Elbiselerini giydirip süt kardeşleriyle beraber gönderdim. Bir kaç gün gidip geldi. Bir gün süt kardeşi Şeyma kırdan geldiğinde:
- Gözümün nuru oğlum Muhammed nerededir? diye sordum.
- Sahrada anneciğim.
- Ciğerimin köşesi bu sıcağa nasıl dayanıyor?
- Ey anneciğim! O’na asla zarar gelmez. Zira, mübarek başı üzerinde bir bulut, devamlı O’nunla hareket etmekte; böylece güneşin sıcağından korunmaktadır.
Neler söylüyorsun? dediğimde, yemin etti. Ancak o zaman rahatladım.
Yine bir öğle vakti süt kardeşi Abdullah koşarak gelip;
- Anneciğim! Acele koş!.. Kureyşi karındaşımla beraber koyun güdüyorduk. Ansızın gökten yeşiller giymiş iki kimse geldi. Kardeşimi yanımızdan alıp dağın başına götürdüler. Arkası üzere yatırıp bıçak ile karnını yardılar. Haber vermek için geldiğimde oradaydılar. Kardeşimin sağ kalıp kalmadığını bilemiyorum, dedi.
O anda kan başımıa sıçradı. Sür’atle oraya gittik… O’nu sağ gördüm. Hemen mübarek yüzünü başını öpüp;
- Ey gözümün nuru! Ey alemlere rahmet oğlum! Bu nice haldir? Ve başına gelen nedir? Seni kim rahatsız etti? diye sordum. O da şöyle anlattı:
“Evden çıktıktan sonra yeşil elbiseli iki kimse gördüm. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde yeşil zümrütten bir leğen vardı. Leğen, kardan beyaz bir şey ile dolu idi. Beni dağ başına götürdüler. Biri, arkam üzere yatırdı. Ben seyrederken göğsümü göbeğime kadar yardı. Hiç acı ve elem duymadım. Elini sokup içinde ne varsa çıkardılar. O beyaz şey ile yıkayıp yerine koydular. Biri diğerine;Kalk, ben de hizmetimi yerine getireyim, dedi ve elini sokup yüreğimi çıkardı. İki parça etti ve içinden siyah bir şey çıkarıp attı. Ve; “Senin vücudunda şeytanın nasibi bu idi. Çıkarıp attık. Ey Allahü teâlânın sevgilisi! Seni vesveseden şeytanın hilesinden emin ettik” dedi. Sonra yüreğimi kendi yanlarında olan latif ve yumuşak bir şey ile doldurdular. Nurdan bir mühürle mühürlediler. Halen o mührün soğukluğu, bütün azalarımda mevcuttur. Onlardan biri, elini yarılan yere koyunca yaram iyileşti. O zaman her biri, elimi ve yüzümü öptüler ve beni burada koyup gittiler.”
Baktım, yarılan yer, mübarek göğsünde belli idi.
Sevgili Peygamberimizin başından geçen ve Kur’an-ı kerimin İnşirah suresinin birinci ayet-i kerimesinde bildirilen bu hadiseye Şakk-ı sadr yani göğsünün yarılması, denir.
Halime Hatun, dört yaşından sonra O’nu Mekke’ye
11
Nisan
2012
Halime Hatun, Peygamber efendimizi, süt anne olarak kabul ettikten sonra gördüğü fevkaladelikleri şöyle anlatır:
Amine Hatun da bana sevgili yavrusunu verdikten sonra sordu;
- Ey Halime, üç gün evvel; “Senin oğluna süt verecek kadın, Beni Sa’d kabilesinin Ebu Züeyb soyundandır” diye bir ses işittim” sen hangi kabiledensin?
-Beni Sa’d kabilesindenim ve babamın künyesi Ebu Züeyb’dir, cevabını verdim.
Ben de Mekke’ye gelmeden önce gördüğüm rüyayı ve gelirken sağımdan solumdan; “Sana müjdeler olsun ey Halime! O gözler kamaştıran ve alemleri aydınlatan nuru emzirmek sana nasib olacak” diye sesler geldiğini anlattım.
Daha sonra, eşsiz Nur’u alıp hazret-i Amine’nin evinden ayrıldım. Kocamın yanına varınca,
- Ey Halime bugüne kadar böyle güzel yüz görmedim. Bilmiş ol ki, sen çok mübarek ve kadri yüksek bir çocuk almışsın, dedi. Ben de;
Vallahi, zaten böyle dilerdim, istediğim oldu, dedim.
Halime Hatun, kocası ile birlikte, Efendimizi alıp, Mekke’den yola çıktıkları andan itibaren, O’nun bereketine kavuşmaya başladılar. Çelimsiz ve hızlı gidemeyen merkebleri, artık küheylan kesilmişti.
Beraber geldikleri kafile, onlardan önce yola çıkıp çok uzaklaşmış olmasına rağmen, kafileye tetişip onları geride bırakmıştı. Beni Sa’d yurduna vardıktan sonra görülmemiş bir bolluğa ve berekete kavuştular. Sütü az olan hayvanlarının memeleri dolup taşıyordu.
Kuraklık sebebiyle çok sıkıntıya düştüler ve bir ara yağmur duasına çıktılar. Muhammed aleyhisselamı yanlarında götürüp dua ederek O’nun hürmetine bol yağmura ve berekete kavuştular.
Peygamber efendimiz, süt annesi Halime Hatun’un sağ memesini emer, sol memesini emmezdi. Onu da süt kardeşine bırakırdı. İki aylık iken emekledi. Üç aylık olunca ayakta durur, dört aylık iken duvara tutunarak yürürdü. Beş aylık iken yürüdü, altı aylık iken çabuk yürümeye başladı.
Yedi aylık iken her tarafa gider oldu. Sekiz aylık iken anlaşılacak şekilde, dokuz aylık iken gayet açık konuşmaya başladı. Konuşmaya başladığında ilk sözü, “La ilahe illallahü vallahü ekber. Velhamdülillahi rabbil alemin” oldu.
O günden sonra Allahü teâlânın ismini anmadan hiç bir şeye elini uzatmadı. Sol eli ile bir şey yemezdi. Yürümeye başladığında, çocukların oynadıkları yerden uzak durur ve onlara; “Biz, bunun için yaratılmadık” buyururdu. Her gün O’nu güneş ışığı gibi bir nur kaplar ve yine açılırdı. Ay ile konuşur, ona işaret ettikçe hareket ederdi. Halime Hatun şöyle anlatır:
İki yaşına girince, O’nu sütten kestim. Sonra anesine vermek üzere kocamla Mekke’ye gittik. Fakat O’nun öyle bereketlerine kavuşmuştuk ki, O’ndan ayrılmak, mübarek yüzünü görmemek bize çok güç geliyordu. O’nun hallerini annesine anlattım. Amine Hatun;
- Benim oğlumun büyük şanı vardır, dedi. Ben,
- Vallahi, bundan daha mübarek bir kimse görmedim, dedim.
Sonra, Amine Hatun’a, bir çok bahaneler bularak biraz daha yanımızda kalmasını istedim. Bizi kırmadı ve yanımızda kalması için izin verdi. O’nunla tekrar kabilemize döndük. Bu sayede evimiz bereketle doldu, malımız, mülkümüz ve şanımız arttı. Sayısız nimetlere kavuştuk.
3
Mart
2012
Amine validemiz, nurlu yavrusunu kucağına aldığında, kocası hazret-i Abdullah’ın vefat acısını unutur gibi oldu. Dokuz gün emzirdikten sonra da, Ebu Leheb’in cariyesi olan Süveybe Hatun bir kaç gün süt annelik hizmetinde bulundu. Süveybe Hatun daha önce de hazret-i Hamza’yı, sonra da Ebu Seleme’yi emzirmişti.
O zamanda Mekke halkı, adet olarak, çocuklarını bir süt anneye verirlerdi. Havası iyi, suyu tatlı olan civar yerlerdeki yaylalara gönderilen çocuklar, bir müddet, verildikleri süt annelerinin yanında kalırlardı.
Buna Mekke’nin sıcak havası sebep oluyordu. Her sene bu maksatla Mekke’ye pek çok hanım gelirdi. Bunlar emzirmek için birer çocuk alıp giderlerdi. Çocukları büyütüp teslim edince, pek çok ücret ve hediyeler alırlardı.
Peygamber efendimizin doğduğu sene de yaylalarda yaşayan Beni Sa’d kabilesinden birçok hanım, süt annelik niyeti ile Mekke’ye geldi. Her biri emzirmek üzere birer çocuk almıştı. Beni Sa’d kabilesi, Mekke civarındaki kabileler arasında; şerefte, cömertlikte, mertlik ve tevazuda ve Arapça’yı düzgün konuşmakta pek meşhurdu.
Bu kabileden Halime Hatun şöyle anlatır:
“Çok fakirdik, sıkıntı içindeydik. Bazan üç gün geçmesine rağmen ağzıma bir şey koymazdım. Sütüm azdı. Buna rağmen Allahü teâlâya şükrederdim. Bir gece sahrada uyuyakalmıştım. Rüyamda bir şahıs beni sütten ak bir suyun içine daldırdı ve; “Bu sudan iç” dedi. Kanıncaya kadar içtim. Sonra içmem için yine zorladı. İçtikçe içtim, baldan tatlı idi. ‘Sütün çok olsun ey Halime! Beni tanıdın mı?’ diye sordu. Tanımadığımı söyleyince; ‘Ben senin sıkıntılı halinde ettiğin hamd ve şükrünüm. Ey Halime! Mekke’ye git. Orada sana bir “Nur” arkadaş olur, bereketlerle dolarsın. Bu rüyayı da kimseye söyleme!’ dedi. Uyanınca göğüslerimi süt ile dolu bulduğum gibi sıkıntı ve açlığın da beni terkettiğini gördüm.”
Kıtlıktan dolayı, ücretle çocuk emzirip sıkıntılarını gidermek üzere, diğer senelere nisbetle; daha çok süt annesi gelmişti Mekke’ye. Hepsi de zengin ailelerin çocuklarını almak telaşı içinde idi. Acele ile gelen kadınlar, birer çocuk almışlardı.
İffeti, temizliği, hilmi yani yumuşaklığı, hayası ve güzel ahlakıyla tanınan Halime Hatun, ise bindikleri hayvan zayıf olduğu için Mekke’ye gelmekte geç kalmışlardı.
Fakat bu gecikme onlara, aradıklarından daha fazlasına kavuşmaya sebeb olmuştu. Kocası ile Mekke’de dolaşarak zengin ailelerin çocuklarının alınmış olduğunu gördüler. Lakin boş dönmek de istemiyorlardı. Bir çocukla dönmek tek arzuları olmuştu.
Nihayet hürmet celbeden ve siması çok sevimli olan bir zatla karşılaştılar. Bu, Mekke’nin reisi Abdülmuttalib idi. İsteklerini öğrendikten sonra, torununu almalarını, bu sayede, büyük devlet ve saadete kavuşacaklarını söyledi.
Abdülmuttalib’in muhabbeti ve yakınlığı onları kendisine çekiyordu. Teklifini hemen kabul ettiler. Sonra yaşlı dede, Halime Hatun’u hazret-i Amine’nin evine götürdü. Nur çocuk uyuyordu…
Hayret içinde kalıp bir anda O Nura, öylesine ısındı ki, gönlü uyandırmağa razı olmadı. Elini göğsüne koyunca, uyandı ve ona bakıp tebessüm etti… Abdülmuttalib, bana dönerek; “Sana müjdeler olsun ki, hanımlar içinde senin gibi nimete kavuşan olmadı” dedi.
29
Şubat
2012
Resul-i ekrem efendimiz, doğmadan önce ve doğduğu sırada; O’nun dünyayı teşrif etmesine alamet olarak bir çok hadiseler meydana gelmiştir:
Sevgili peygamberimizin dünyaya geldiği gece, bir yıldız doğdu. Bunu gören Yahudi alimleri, Muhammed aleyhisselamın doğduğunu anlamışlardı. Eshab-ı kiramdan Hassan bin Sabit anlatır:
“Ben sekiz yaşında idim. Bir sabah vakti Yahudinin biri; “Ey Yahudiler!” diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudiler; “Ne var, bu bağırman nedendir?” diyerek yanına toplanınca, o; “Haberiniz olsun, Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyaya geldi…” diye cevap verdi.
Efendimizin doğduğu gece Kabe’deki putların hepsi yüzüstü yere yıkıldı. Urvet-übn-ü Zübeyr bildirdi: “Kureyş’den bir cemaatin bir putu vardı. Yılda bir defa onu tavaf ederler, develer kesip şarap içerlerdi. Yine öyle bir gün, putun yanına vardıklarında, onu yüzüstü yere yıkılmış buldular. Kaldırdılar, yine kapandı. Bu hal üç defa tekrarlandı. Bunun üzerine etrafına iyice destek verip diktikleri sırada, şöyle bir ses işitildi:
“Bir kimse doğdu, yeryüzünde her yer harekete geldi. Ne kadar put varsa hepsi yıkıldı. Kralların korkudan kalbleri titredi!”
Bu hadise tam Resulullahın doğduğu geceye rastlıyordu.
Medayin şehrindeki İran Kisrasının sarayının on dört kulesi, burcu yıkıldı. O gece gürültüyle ve dehşetle uyanan Kisra ve halkı; yine kendilerinden bazı ileri gelenlerin gördükleri korkunç rüyaları tabir ettirdiklerinde, bunun büyük bir şeye alamet olduğunu anlamışlardı.
Yine o gece, mecusi yani ateşe tapanların bin seneden beri yanmakta olan kocaman ateş yığınları aniden sönüverdi. Ateşin söndüğü tarihi kaydettiler, Kisra’nın sarayında burçların yıkıldığı geceye rastlıyordu.
O zaman mukaddes sayılan Save Gölü’nün de o gece bir anda suyu çekilip kuruyuvermişti.
Şam tarafında bin yıldan beri suyu akmayan ve kurumuş olan Semave Nehri vadisi yine o gecede dolup taşarak akmaya başladı.
Muhammed aleyhisselamın doğduğu geceden itibaren, şeytan ve cinler artık Kureyş kahinlerine hadiselerden haber veremez oldu. Kehanet sona erdi…
Daha nice olağanüstü haller…
* * *
Peygamber efendimizin doğduğu geceye Mevlid Gecesi denir. Mevlid doğum zamanı demektir. Kadir Gecesi’nden sonra en kıymetli gecedir. Bazı alimler, Kadir gecesinden de kıymetli olduğunu bildirmişlerdir. Bu gecede sevgili Peygamberimiz doğduğu için sevinenler affolunur.
Bu gece, Peygamber efendimizin doğduğu sırada görülen halleri, mucizeleri okumak, dinlemek,öğrenmek çok sevabdır. Sevgili Peygamberimiz kendi de anlatırdı. Eshab-ı kiram da bu gece bir yere toplanırlar, o günü yad ederler, okurlar ve anlatırlardı.
Dünyanın her tarafındaki Müslümanlar, her sene bu geceyi Mevlid Kandili olarak kutlamaktadır. Her yerde Mevlid kasideleri okunarak, Kainatın sultanı hatırlanılmaktadır. Her peygamberin ümmeti, kendi peygamberinin doğum gününü bayram yapmıştır. Bu gün de, Müslümanların bayramı olup, neşe ve sevinç günüdür.
Nasıl sevinilmesin? Çünkü, O doğmuştu artık… Allahın sevgilisi, kainatın efendisi, alemlere rahmet olarak gönderilen peygamber… Bütün yaratılmışların ve yaratılacakların vücuda gelişinden murad olan dünyaya geldi…
Sene miladi 571. Nisan ayının yirminci günü. Pazartesi sabaha karşı. Hicri Rebiülevvel ayının 12. günü, Mekke ufukları ağarırken…
24
Şubat
2012
Kainatın efendisi doğduğu sırada, hazret-i Amine validemizin yanında Abdurrahman bin Avf’ın annesi Şifa Hatun, Osman bin Ebil-As’ın annesi Fatıma Hatun ve Peygamberimizin halası Safiyye Hatun vardı. Bunlar da gördükleri nuru ve diğer hadiseleri haber verdiler. Şifa Hatun şöyle anlatıyor:
“Ben, o gece Amine’nin yanında yardımcı olarak bulunuyordum. O’nun, doğar doğmaz dua ve niyaz ettiğini işittim. Bir nur çıkıp o kadar ışık verdi ki, doğudan batıya kadar her yer göründü…”
Bundan başka bir çok hadiseye şahid olan Şifa Hatun; “Ne zaman ki, O’na peygamberliği bildirildi, hiç tereddüd etmeden ilk iman edenlerden biri de ben oldum” demiştir.
Safiyye Hatun da şöyle anlatmıştır:
“Muhammed aleyhisselam doğduğu sırada, her tarafı bir nur kapladı. Doğar doğmaz secde etti, mübarek başını kaldırıp açık bir dil ile; “La ilahe illallah, inni resulullah” dedi. O’nu yıkamak istediğimde; biz O’nu yıkanmış olarak gönderdik, denildi.
Göbeği kesilmiş ve sünnet olmuş görüldü. Secde halinde hafif sesle bir şeyler söylüyordu. Kulağımı mübarek ağzına yaklaştırdım. “Ümmeti, Ümmeti! (Ümmetim, ümmetim) diyordu…”
Dedesi Abdülmuttalib, sevgili Peygamberimiz doğduğu sırada, Kabe’de Allahü teâlâya yalvarıp dua ediyordu. Ona da müjde verdiler. Efendimizin doğduğu günde birçok hadiseler gören Abdülmuttalib, bu müjdeye çok sevinip; “Bu oğlumun şanı, şerefi çok yüce olacaktır” dedi.
Abdülmuttalib, böylesine büyük bir mutluluğu kutlamak için, doğumun yedinci gününde Mekke halkına üç gün ziyafet verdi. Ayrıca şehrin her mahallesinde develer keserek, insan ve hayvanların istifadesine sundu.
Ziyafet sırasında çocuğa hangi ismi koydun diyenlere; “MUHAMMED” ismini verdim, dedi. Neden atalarından birinin ismini vermedin diyenlere ise; “Allahü teâlânın ve insanların O’nu methetmelerini, övmelerini istediğim için” cevabını verdi.
Sevgili Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib şöyle anlatmıştır:
“Rüyamda çok büyük bir ağaç gördüm. Bir ucu semaya yükselmiş, dalları doğuya ve batıya yayılmıştı. O ağaçtan öyle bir nur saçılıyordu ki, güneş yanında çok hafif kalır. Bazan gözüküyor, bazan gözden kayboluyordu. İnsanlar ona yönelmişti. Her an nuru artıyordu.
Kureyş kabilesinden bazıları o ağacın dallarına tutunuyor, diğer bir kısmı da ağacı kesmeye çalışıyordu. Bir genç de onu kesmek isteyenlere mani oluyordu. Çok güzel bir yüzü vardı ve ben şimdiye kadar öyle bir yüz görmedim. Ayrıca vücudundan etrafa hoş kokular yayılıyordu. Ağacın bir dalını tutmak için elimi uzattım, fakat ulaşamadım.”
Bu rüyasını dinleyen tabircinin yüzü değişti. Benzi sarardı;
- Ondan senin nasibin yok! dedi.
- Kimin nasibi var?
- O ağacın dalına tutananların… Senin soyundan bir peygamber gelecek, her tarafa malik olacak, insanlar O’nun dinine girecekler!
Sonra yanında bulunan oğlu Ebu Talib’e dönerek; “Bu herhalde O’nun amcası olacak” dedi. Ebu Talib bu hadiseyi Peygamber efendimize peygamberliği bildirilince anlatmış ve; “İşte o ağaç, Ebü’l-Kasım, el-Emin Muhammed aleyhisselamdır” demiştir.
© Tüm Hakları Saklıdır - PeygamberEfendimiz.Net
Yazılar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.